15/12/2008 ·
Hadi git.
Şafak sökecek birazdan
Tan yeri ağaracak
Gideceğim bir yer yok
Yok gelişini beklediğim.
Bir ben çıkacağım sabaha
Birde yırtık yamalı parkam
İki yakasına sıkışıp kaldığım
Cepleri delik.
Bir dal cıgaram
Tütün kokan nefesim
Çakmağım.
Biliyorum dağılacağım birazdan
Ceplerinden dökülüp eski parkamın
Saçılacağım
Yine de aldırma.
Toplamadan git.
Hadi git.
Sen gideceksin önce
Sonra da ben
Geride izlerin kalacak
Birde eski parkam.
Önün de uzun bir yol
Önün de fiyakalı bir yaşam.
Ve beni bekleyen bir yol
Son bir dal cıgara
Sana bırakacağım yadigâr
Bir eski parka
Ve ceplerinden dökülmüş bir ömür
Etrafa saçılan
Bir de öylesine bir ben
Saydıklarımdan başka
Yok, başka servetim
Topla ve git.
Hadi git.
Bıraktığın yerde olacağım
Gece de
Yağmur da
Tufan da
Fırtına da.
Biliyorum döneceksin bir gün
Belki bir gece!
Ya da yağmur da!
Ve ben olacağım burada
Bir sahipsiz beden
Ve birde eski parka.
Hadi git.
MaMoste
-ŞehriVan gazetesin de yayınlanmıştır-
15/12/2008 ·
Hadi git.
Sana ait olan hiçbir şeyi almadım ben
Bana ait ne varsa al götür.
Zaten derme çatma bir yürek vardı
Yarım canlık bir beden
Yüzümde ki kirli izler
Bir de ben varım.
Öylesine bir ben!
Bunlar senin
Sana verdiklerim
Verebildiklerim.
Bir ömür fukarasıyım bilirsin
Sana her şeyi vermek istedim
Bunlardan gayrı
Yok bir şeyim
Şimdi git.
Hadi git.
Yağmura aldırma
Aldırma sokak lambalarının puslu ışığına
Attığın adım da olacağım
Geride bıraktığın izler de
Bana dokunamayacaksın belki
Ama ben
Hep bir adım gerinde olacağım
Hadi kalk ta git.
Hadi git.
Bir veda olmasın bu
Ölüme giderken duyduğum bir zılgıt
Kulaklarımı ayak seslerine verdim
Ruhumu, çağlayan bir ırmağa!
Sadece akıp gideceksin işte
Sessiz.
Dingin.
Sığ sulardan sıyrılıp
Engin bir denize dökülür gibi
Öyle heybetli.
Öyle ihtişamlı.
Ve buruk.
Durma git.
Hadi git.
Bir derin uykudayım ben
Uyanıp daldığım
Biliyorum
Depremler var beklediğim
Bir zelzele
Bir tufan
Öfkesiyle kudurduğum bir fırtına
Kopacak birazdan
Karışacağım sulara
Çamurlara bulanacağım
Kaç kez boğulacağım yine
Ve yine kaç kez kıyısın da
Duracağım yaşamın.
Hissediyorum yakında
Ciğerimin iki parmak önün de.
Gözlerim açık
Ama uyuyorum ben
Uyanırsam ölürüm
Uyandırmadan git.
MaMoste
-Şehrivan gazetesin de yayınlanmıştır-
14/12/2008 ·
Biliyorum gideceksin.
Adımlarını ruhumun eşiğinden aşırıp sessizce
Ciğerimi eze eze gideceksin biliyorum.
Boğazım da düğüm olacaksın yeniden.
Yutkundukça beni boğan
Biliyorum gideceksin.
Bütün o çocuksu düşlerimi savurup bir akşam rüzgârına
Yüzüme sürtünerek
Usulca.
Çekip gideceksin biliyorum.
Katran karası bir gece gibi
Yüreğime akıp gideceksin.
Ama söyleme ne olur.
Canıma batacak kelimelerden
Daha az önce soyutlamışken dilimi
Söyleme ne olur.
Biliyorum gideceksin.
Ağlamayı bilemem, beceremem bilirsin.
Gözlerim de kan olup, yanaklarımdan süzülme ne olur.
Bırak soluklanayım azıcık.
Biraz durulayım.
Bırak ta gözlerimi aşırıp uzak ufuklara
Bırak
Dişlerimi sıkmadan.
Boğazlamadan bedenimi.
Ne olur biraz daha kal.
Biliyorum gideceksin.
Sevmeyi bilemem, sevemem bilirsin.
Elemli bir yolun pervasız yoksulu olduğumdan beri.
Şimdi yeniden yollara düşürüp beni
Şimdi bu sefil duruşumla
Şimdi ayaklarımda ki cam kesikleriyle
Şimdi canıma batıp duranlarla
Şimdi benimle bir başına bırakıp beni
Bir nefeslik daha dur ne olur.
Bırak ta pişmanlıklarımı geçirip ruhumun gırtlağına.
Bırak çırpınayım azıcık.
Biliyorum gideceksin.
Konuşmayı bilemem, konuşamam bilirsin.
Huzuru sükûnette bulduğumdan beri
Şimdi üç kelimelik âlemi sarıp dilime
Şimdi çamura bulamış cümlelerle
Hadi şimdi madara olmuş şu rezil halimle
Baş başa bırakıp beni
Bir dramlık daha dur ne olur
Ağıtlar yakarak sıralayıp tövbelerimi
Bırak ta yoğrulayım azıcık.
Biliyorum gideceksin.
Umudu bilemem, umamam bilirsin.
Soğuk bir kış gecesi
Ilık düşlerimi yitirdiğimden beri
Kangrene kaptırıp heba ettiğim
Bütün sıcak duyularımı
Beklentilerimi, kederlerimi
Çığlıklarımı sarmalamadan daha
Azıcık dur ne olur.
Umut bohçamı
Aşırıp sırtımın bir yanına
Yalpalayıp düşmeden
İki adım öteye
Söyleme ne olur.
Bırak ta ecelimi dileyim azıcık.
Biliyorum gideceksin.
Hayatı en derin çizgilerle
Düşürüp alnımın orta yerine
Yüzümdeki izlere
Anlam yükleyeyim ne olur
Azıcık dur.
Kirpiklerine son bir kez
Huzurla dokunamadan daha
Değemeden yüreğine
Azıcık dur ne olur.
Bu son yakarışım biliyorum.
Bu cıgaramdan çektiğim son nefes.
Zehiri ciğerlerimi terk etmeden daha
Söyleme ne olur.
Bırak avuçların da öleyim.
Biliyorum gideceksin.
(MaMoste)
25/11/2008 ·
Neler yapılmalı?
23.11.2008 tarihli Taraf gazetesin de bir haber dikkatimi çekiyor. Haber de İçişleri bakanı Beşir Atalay’ın talimatıyla Terörle Mücadele Araştırma Komisyonu kapsamın da akademisyen, uzman ve uygulayıcılardan oluşan bir çalışma grubu tarafından bölgede, vatandaş, kanaat önderleri, kamu görevlileri ve sivil toplum kuruluşları ile görüşmeler yapılarak sosyal, ekonomik ve siyasal boyutlar ele alınarak, bölgede ki sorunlar tespit edilecek. Tespit edilen sorunlar ve bu sorunların çözümüne yönelik öneriler içeren bir rapor hazırlanarak, uygulanabilirliği kabul edilen tespitler pratik anlam da hayata geçirilecek.
Hepimizin farklı istek ya da beklentilerinin olduğu, olacağı aykırı kabul edilecek bir durum değil, olamaz. Yani çok sesliliğimiz ve ya düşünsel farklarımız hayatın olağan akışına ters kabul edilebilecek bir gerçek değil. Oldukça doğal. Öyleyse insanların sık dile getirdiği beklentileri yönün de çoğunluğu temel alarak ne istediğimizi aramak gerekiyor. Tespitlerim bağlayıcı olmamakla beraber, bireysel görülerim olup, bölge de çoğunluğun beklentileriyle örtüştüğüne inandığım kişisel verilerdir.
Peki, neler tespit edile bilmeli? Neler yapılmalı?
-Öncelik olarak, terör meselesi tekrarı olmayacak şekil de çözümlenmeli, halk, için de bulunduğu kaotik ortamdan ve iki ateş arasın da kavrulup durmaktan kurtarılmalı, bölge insanının yeterince yorulduğu, fazlasıyla yoğrulduğu göz ardı edilmeden gerekli tedbirlerin zorunluluğu gerçeği ele alınmalıdır.
-Ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal haklara yönelik reel ve insani açılımlar yapılmalı, hayata geçirilmesi bakımından politik söylemlerden uzak, eylem planları devreye sokulmalıdır.
-İşsizlik ve yoksulluk gibi sosyal çöküntülere meydan veren unsurlar, yeni yatırımlar, bölgeye has teşvikler ve iş alanları yaratılarak izole edilmeli. Yöre kalkınmaya endeksli cazibe merkezi haline getirilmelidir.
-Teröre karşı ortaya konulan irade, devlet adına terör estirip, karışıklık yaratan, cinayet işleyen çete ve örgütlenmelere karşı da esneklik gösterilmeden ortaya konulmalı. Faili meçhul cinayetler örtbas edilmemeli. Yeni meçhul cinayetlerin işlenmesine fırsat verilmemelidir. Bu yapılanmalar, yani dirsek teması sağlayıp sanal anlam da halklar, reel anlam da ise ülke üzerinden oynayanlar arasında ki paralel duruşlar ve kirli ilişkiler ağı açığa çıkarılmalı, halk bu çıkar tezgâhlarından açıkça haberdar edilmelidir.
-Bölge de eğitime yönelik yatırımlar ve çalışmalar aralıksız idame ettirilmeli, kız çocuklarının okutulması zorunluluk ve istisnasız hale getirilmeli. Kadına yönelik infaz ve töre suçlarının önüne geçilmeli, halk aşiret ve feodal yönetimlerin kıskacından kurtarılmalı, kan davalarının maddi ve siyasi bir getirim kapısı olarak kullanılmasının engellenmesi gerekmektedir.
-Terör olayları bağlamın da, bölge halkının potansiyel terör suçlusu yaftalarıyla yıpratılmasının önü alınmalı. Vatanperverliğin bir ölçüsü var ise ortaya konulmalı, kimin hangi kriterlere göre vatansever olduğu, olabildiği, olabileceği ve vatanın, vatan sevgisinin kişi ya da grupların tekelin de olmadığı bilinci yaygınlaştırılmalı. Vatan hainliği ve ihanetin sınırları çizilmelidir.
-Köyleri boşaltılarak göç ettirilmiş ve şehir yaşamına adapte olamamış, geçim sıkıntıları altın da ezilen insanların gerekli alt yapılar oluşturulduktan sonra, köylerine ve yaylalarına dönüşü sağlanmalı. Büyük illere kalıcı göç edenlerin dışlanması ve ötekileştirilmesi engellenmelidir.
-Halklar arasında ki siyasal ve kültürel kamplaşmalar bertaraf edilerek, birlik ve bütünlüğü perçinleyecek kaynaşmalar sağlanmalı. Tek vatan, farklı inanç, farklı köken olguları ön plana çıkarılmalı. Önyargılar ve duygusal repliklerle, halk gerginliklere taraf yapılmamalı, siyasi çekişmeler ve restleşmelerle ülke de ve de bölge de, etik olmayan kazanımlara yönelik düellolar kurgulanmamalıdır.
-Ülke genelin de bölgeye has uygulamalar (askeri kontrol noktaları vb.) olağan güvenlik tedbirleri çerçevesin de ele alınmalı, makul sayılara indirgenmeli, kolluk kuvvetlerinin yöre halkına yönelik tavır ve duruşları ılımlaştırılarak, kin ve nefret tohumlarının yeşermesi engellenmeli. Halk içerisin de kolluk kuvvetlerine yönelik kaygı ve güvensizliğe dayalı peşin hükümlerin, kaynaşmalar, insani yaklaşımlar ve demokratik haklarla ortadan kaldırılması gerekmektedir.
-Acı ve gözyaşının, dinsel, ırksal ve ideolojik farklılıklar taşımadığının, her ölümün bizden bir kayıp olduğunun, gencecik bedenlerin toprağa düşmesinin bir bütün olarak hepimizi acıtacağının, ağlatacağının bilinciyle, toplumsal bütünlük desteklenmeli. Huzur ve istikrar üzerine inşa edilmiş, kişi hak ve hürriyetlerine saygılı, demokrasi ve insan hakları değerlerine bağlı, hoşgörü ve medeniyet temelin de, kardeşliğe, birliğe dayalı bir platform ve yaşam merkezi oluşturulmalıdır.
-Halk olarak kesimlerin değil, bütünlüğün sağduyusu sorgulanmalı, bu denklem çerçevesin de bölgesel ayrılıklara taviz verilmeden, ülkenin selametini hedef alacak realiteler vakit kaybetmeden hayata geçirilmelidir.
-Devlet “baba” ise eğer, baba olarak bütün evlatlarının başını okşamalı, aile içersin de evlatlar arası ayırımlar yapmaktan vazgeçmeli. Babanın bütün evlatlarına hoşgörü ve sevgi ile yaklaşım sergilediği, eşit muamele güttüğü aile çatıları altın da, sarsıntısız bir birliğin varlığı inkâr edilemeyecek kadar açık bir gerçektir. Öyleyse “devlet” babalık vazifesini yerine getirmenin sorumluluğu ile hareket etmeli ve devlet adına inisiyatif üstlenenlerin, halktan şefkati eksik etmemesi hususun da itina gösterilmelidir.
Hepimiz aynı gemideyiz. Batmamak için üzerimize düşeni yerine getirmekle mükellefiz. Aksi halde alabora olmamız hiçbirimize yarar sağlamayacaktır.
-ŞehriVan gazetesin de yayınlanmıştır-
18/11/2008 ·
Bir Vali.
Bir Müdür.
Konu çocuklar olunca toplumun ve toplum içerisinde ki bireylerin yaklaşımları daima ilgimi çekmiştir. Hele bu yaklaşım belli bir makamı temsil eden kişilere ait ise biraz daha fazla ilgili oluyorum.
Son zamanlar da gündem çoğunlukla çocuklar ve ben yine takılıp kalıyorum iki farklı kişinin, iki farklı makamın konuya olan duruşlarına.
Basit insanların kişilerle, vasat insanların olaylarla, büyük insanların fikirlerle uğraştığı yönünde bir söz duymuştum geçmiş zaman dilimin de. Bu durum da, kişi, olay ve fikirleri aynı çatı altın da toplamalıyım ki bir genelleme sağlamış olabileyim.
Yazıma konu olacak ilk makam bir valilik makamı. Ülkenin büyük şehirlerinden biri olan Adana. Adana valisi yani. Mülki Erkan. Yani bir kentin en önde gelen devlet otoritesi! Devlet yani. Hani sayın başbakanın “'Vatandaşın kapısını çalın, gerekirse kömür kamyonunun şoför mahalline oturun, siz gidin dağıtın” diye tavsiye de bulunduğu bir makam. İşte o makamı temsil ediyor Adana valisi. Ve bir vali olarak eşsiz, bir o kadar da dahiyane öneri ve yaklaşımlar da bulunuyor. İnsanın kanını donduracak türden. Örneğin, diyor ki sayın vali, Taş atan çocukları (dtp mitingin de polise taş atan çocukları kast ediyor) tespit edip, ailelerinin yeşil kartlarını iptal ettirelim diyor. Diyor ki sayın vali, o taş atan çocukların anne-babalarını cezalandıralım diyor. Evet, bir miting de çocukların ön plana çıkarılıp, polise taş atmaları yönün de organize edilip, istismar edilmeleri ahlaki ve etik bir durum değil. Ama sayın vali bir ince detayın farkına biraz geç varıyor. O çocukların anne-babaları kadar, devletin de onlara sahip çıkma sorumluluğuyla mükellef olduğunu, dolayısıyla orada devleti temsil eden en üst makam olarak, kendisinin de bu sorumluluğu taşıdığının farkına geç varıyor. Hal böyle olunca içinden çıkmak biraz daha zor görünüyor. Yani düşünüyorum mesela, böyle bir uygulama ve yargılamanın sonucun da, sayın valinin yeşil kartı mı iptal edilecek, yoksa sayın vali bu çocuklara sahip çıkamadığı için anne-baba ile aynı cezayı mı alacak! Zor bir denklem! Hem çocuklar, hem anne-baba ve hem de sayın vali açısından oldukça karmaşık bir durum.
Yazımın konusu olacak ikinci makam ise Emniyet Müdürlüğü çatısı altın da görev yapan bir birim. Edirne Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi! Bu şubenin başın da bir müdür. Adı Hakan ÖNDOĞAN. Genç daha. Ufku da biraz daha açık galiba! Onun da çocuklara yönelik yaklaşım ve çalışmaları var, fakat sayın valiyle aynı paralel de değil. Üstelik sadece sözel de değil, eyleme dökmüş bu çalışmalarını. Sayın müdürüm görev yaptığı ildeki yoksul ailelerin, suça yönelik suiistimallere açık çocuklarını alkol, uyuşturucu ve diğer benzer suçlara bulaşmalarını önlemek için bir spor kulübü açıyor. Tespit ettikleri yaklaşık 400 çocuk ve genç, çeşitli suçlara bulaşmak yerine bu kulüpte futbol üzerine eğitim alıyor. Sayın müdürüm aynı zaman da kulübün yöneticisi. Kulüplerinin bir ismi var. Saray spor. Hayli yol kat etmişler. Profesyonel anlam da bir konumları yok henüz ama takım olmuşlar. Topları var, formaları var, dayanışmaları var ve bir de müdürleri var tabi. Üstelik orada bulunan o çocukları ifade etmeye çalışırken, duygusallaşan ve gözyaşlarını tutamayan bir Terörle Mücadele Şube Müdürleri var. Konuşurken, çocukların ebeveynlerini tehdit ve tenkit etmeye yönelik cümleler kurmaya gerek bile duymuyor. Dahası gözyaşlarını gizleme gereği duymayacak kadar da görkemli bir duruş sergiliyor. Ciğerine akıtıyor insanın, arada kilometreler olsa da.
Kişiler ve olaylar bunlar. Bir tarafta bir büyük şehir valisi, diğer tarafta emniyet mensubu bir şube müdürümüz. Kişi ve olaylara bakınca, fikir oluşturmak oldukça mümkün gibi görünüyor. Siz fikir muhasebelerinizi yapa durun.
Ben derim ki!
Coğrafi konum olarak, yani haritaya baktığım da, Adana’nın toprak parçası olarak bize, buralara daha yakın durduğunu fark ediyorum.
Ama! Yine buradan.
Yani buradan diyorum ki, haritaya ve kilometre farklarına inat, biz size çok çok daha yakınız, siz bize çok daha yakınsınız, Sayın Edirne Emniyeti Terörle Şube Müdürüm Hakan ÖNDOĞAN.
İyi ki varsınız.
-ŞehriVan gazetesin de yayınlanmıştır-
17/11/2008 ·
Sana armağanımdır..
Yaşamı öteleyip bir kenara, ölüme adanmış vasiyetlerimi bırakıyorum sana.
Yüzlerce ölüm, binlerce yara. Milyon tane ruhsuz beden.
Dramatik karelerden ibaret, feryat figan bir yaşam bırakıyorum sana.
Ticari hünerlerini harmanlayıp ısrarcı tavırlarla, bükük boynuna yükleyeceğin ve gecenin bir yarısına kadar sokak başların da pazarlayacağın üç beş paket kağıt mendil bırakıyorum sana. Yoksulluk ve sefaletten ibaret sonsuz bir dünya.
Bütün umutlarını, bütün sevinçlerini, heyecanını, çocukluğunu sığdırabileceğin küçük bir boya sandığı.
O eşsiz sermayeni, terliğini yani, boyanı, fırçanı, cilanı, parlatma bezini, bir de cilası aşınmış kirli yüzlerden ve boyanacak binlerce ayakkabıdan oluşan yığınla sokak bırakıyorum sana.
Arkana gizlenenlere inat en ön saflar da alıp yerini, taşlayacağın panzerler, yıldızlı üniformalar, kırılacak camlar, kırılacak başlar, kaldırımlar, lastikler ve kepazelikler bırakıyorum sana. Soğuk bir namlu, namlunun ucundan çıkacak bir mermi ve yaşamını yüzlerce kareye bölecek bir ölüm bırakıyorum sana.
Soğuk kışlar bırakıyorum sana. Ayaklarının buz keseceği, yüreğini üşütecek, ovuşturup minik ellerini sığdıracağın sıcacık koyun ve çıplak bir beden bırakıyorum.
Yağmurlu mevsimler, sararıp dökülecek yapraklar, ışıltılı vitrinler, iki ıslak göz, aç bir mide ve ömrünün bütün evrelerine taşıyacağın çaresizlikle yoğrulmuş bir kambur bırakıyorum sana.
Şatafatlı ekranlar, stratejiler, silahlar, bombalar, aşamalar ve zaferden gayrı alternatifi olmayan sanal savaşlar bırakıyorum.
Masumiyetini sömüren kemirgenler, benliğini ısıracak leş kargaları, yolunu gözleyen çakallar bırakıyorum sana.
Beynini uyuşturacak naylon torbalar, tiner, tütün, alkol, uyuşturucu bırakıyorum.
Bitmeye mahkum bir kurşun kalem, kokulu bir silgi, boş bir beslenme çantası, doldukça sildiğin ve yeni baştan aldığın bir defter, idealist bir öğretmen ve bir de uzun, meçhul ve puslu bir yol bırakıyorum sana.
Sana armağanlar bırakıyorum.
Sana kavga bırakıyorum adını koyamadığım.
Sana korku bırakıyorum adını koyamadığım.
Sana yokluk bırakıyorum adını koyamadığım.
Sana çaresizlik bırakıyorum adını koyamadığım.
Sana yarını bırakıyorum adını koyamadığım.
Sana gelecek bırakıyorum adını koyamadığım.
Sana ÖLÜM bırakıyorum adını koyacağın. Hadi yaşa.
Ne çok şey bırakıyorum değil mi. Ne çok şey var sana bırakıp gideceğim.
Ne çok şey bırakmışlar bana, yarın sana sunacağım değil mi?
Affet beni ÇOCUK.
Affetmek Tanrı’ya mahsus bilirim ama..
Var sen yine de affet beni ÇOCUK.
Bizi affet.
-ŞehriVan gazetesin de yayınlanmıştır-
-DoguGundemi.com da yayınlanmıştır-
10/11/2008 ·
Başka bahara..
Ve sonbahar geldi çattı işte. Her defasın da yüreğimizden bir sonra ki bahara aşırdığımız ne varsa! Öylece kalacak işte. Bir sonra ki baharı beklemekten gayrı, yok bi çare.
Sonbaharı hissedince fark ettim. Gencecik insanların yaşam hakkını iade etmeyi de bir sonra ki bahara bıraktık yine. Ne kadar da erdemsiz bir toplumuz böyle. Ne kadar bencil ruhlarımız varmış böyle. Ne aciz insanlarız biz böyle ya! Ne yani şu yetmiş milyonluk ülke de bir mangal yürekli, bir vatanperver, bir baba yiğit yok mu ki. Hani bu cennet ülke de, bu halkın üzerine kara bir bulut gibi yığılıp kalan şu terörden, her gün biraz daha derinleşen şu kaotik ortamdan, bizi bu bencil ruhlarımızdan arındıracak, arındıra bilecek, ayağından öpülesi bir adam yok mu ya!! Daha kaç can yitip gidecek bu kirli savaşın, bu paslı çarkın dişlileri arasında? Yok mu yarına ışıldayan gözlerle bakan şu milyon tane çocuğa huzurlu bir gelecek sunabilecek baş tacı bir adam? Yok mu ya. Yok mu? Yüreği ürperip duran, ciğeri buz kesen binlerce annenin kederini dindirecek bir insan evladı yok mu ya? Çatlayası geliyor insanın. Böyle söküp yüreğini durduğu yerden, yerlere vurası geliyor insanın. Böyle kafasını duvarlara vura vura ortalığa kan revan dağılası geliyor insanın. Yok mu ya. Farklı etnik kökenlere, farklı inançlara ve farklı ideolojilere sahip yetmiş milyonluk bu ülkede, yumruğunu masanın orta yerine vuracak, vurabilecek bir ciğer yok mu?
Belli bir kalıba sığdırılmış, siyasi söylemlerden ve politik yaklaşımlardan uzak, insan olmanın, insan olabilmenin, insana saygı duymanın duyarlılığını iliklerine kadar hissedip, bu ülkeyi sürüklenip durduğu bu bataktan sıyırıp alacak, alabilecek bir Allah kulu yok mu?
Yok mu kardeşim?
Kardeşçe yaşamın, kardeşliğin, birliğin, bütünlüğün ayırtına varıp, kan üzerine, can üzerine, yürek üzerine çıkar hesapları yapmadan, kırmadan, dökmeden ve kaşımadan daha fazla bu yarayı, şu edepsiz gidişe dur diyebilecek bir beklenen yok mu?
Kimsiniz siz kardeşim. Siz insiyatifi ele alanlar. Hangi taraftan olursanız olun, kimi ya da kimleri temsil ediyorsanız edin. Sizlere söylüyorum. Bu insanların size verdiği, bu toplumun size yüklediği misyonu ayakyolu geçiştirmelerle mi tamamlamayı düşünüyorsunuz. Neredesiniz ya! Yüreğinizi Allah korkusu sarmıyor mu hiç? Hiç mi yok, hiç mi kalmadı Allah’tan korkunuz? Suskunluğunuzu bozacaksınız diye, egolarınızı tatmin edip meydanın ortasına çıkacaksınız diye, kaç ölüm daha gerekiyor Allah aşkına.
İnsanı sevmek değilse, nedir Allah’ı sevmek? Hangi din, hangi inanç, hangi felsefe ve hangi hak yolu nefreti emredecek kadar bağnaz ki! Allah’ın emirlerini kendimize uyarlayıp, ilahi hükümler verme hakkını kim sunuyor ki bize, size? Milyonlarca rengi, binlerce tonu yok mu sevginin. Karıncayı ezmemek değil mi Allah’ı sevmek. Yaratılmışı sevmiyor muyduk Yaradan’dan ötürü. Nerede sevgi dediğiniz şey? Sevginiz nerede? Hangi aşılmazın, hangi tutarsızın, hangi rezilliğin, hangi bencilliğin, hangi nefretin arkasına gizlediniz ki? Nasıl yapabildiniz ki? Sevgi Allah’a ulaşmanın bir yoluysa, nerede bu gönül köprünüz?
Terörün dini olmaz, terörün milliyeti olmaz demedik mi? Peki ya bizim! Ya sizin? Barışa, beraberliğe, kardeşliğe dair çabalarımız nerede? Her gün gencecik bedenler düşerken toprağa, her gün bir başka anne ciğerinin yarısını gömerken bir beyaz kefene! Nerede tek vatan, tek millet, tek bayrak! Demokratik yollarla hak talep etmek nerede? Kimsiniz siz kardeşim? Kimi kandırıyorsunuz? Hani nerede ortaya koyduğunuz insani söylemler? Yetmiş milyonluk bir toplumu, yetmiş çeşit söyleme bölmekten öte ne yaptınız ki! Bir yetmişe daha bölmeden bu milleti, nerede yapacaklarınız? Terörün dini yokta, sizin dininiz nerede, nerede bizim dinimiz kardeşim?
Var mı bilmiyorum ama varsa zerre kadar vicdanınız, ruhunuzu sarmalayan kalın duvarlardan aşırıp ellerinizi o vicdanınızı azıcık yoklayın. Hangi tarafta olursanız olun, kime hizmet ediyorsanız edin, ister dağda olun, ister şehir de, ama yetmiş milyon insanın üzerinden oynamayın oyunlarınızı. İçsel savaşlarınızı topluma mal edip, kozlarınızı bizim üzerimizden paylaşmayın. Bırakın artık kanımızdan içmeyi. Canımızı acıtıp, ruhumuzu kemirmeyi bırakın artık. İsterseniz terör deyin, isterseniz demokratik hak arama. Adını ne koyacaksanız koyun ama yüreğimizi törpülemeyi bırakın artık. Bittik yahu.
-ŞehriVan gazetesin de yayınlanmıştır-
4/11/2008 ·
(ADAM)’a atfen.
İnsanın, apaçık gözlerle kendi ölümüne şahit olmayı arzuladığı zamanları olur.
İnsanın, kendi utancıyla kıvranıp böğürerek can vermeyi arzuladığı an’lar.
İnsanın, insan olmaktan yüzünün kızardığı,
İnsanın, yerin dibine girmeyi arzuladığı, o öyle zamanlar işte.
Benim şu an içinde bulunduğum an yani.
Adam 78 yaşında.
Çetrefilli bir hayatı olan, 78 yılık bir ömür rüsvası.
Henüz lise çağlarındayken, yani 17 yaşındayken daha, zamanın ulusal gazetelerinden (vatan)birinin sahibi ve başyazarı olan Ahmet Emin YALMAN’a “Allah düşmanı” olduğu kanaatine vararak suikast düzenliyor ve bu davadan yargılanıp 10 yıllık bir cezaevi serüvenine ilk adımını atıyor.
10 yıl sonra, ruhunu Allah yoluna atfetmiş olmanın şımarık egosuyla, cezaevi serüvenini tamamlayıp toplumda ki seçkin yerine kavuşuyor.
Hukuk fakültesini bitiriyor.
Bir dönemin sağlık bakanına müşavirlik yapıyor.
Bir siyasi parti de genel başkanlığa aday oluyor.
Kitap yazıyor.
Sonra ki dönemler de, tv ekranlarının tartışma programlarının, dediğim dedik, astığım astık, “ben gazeteci vurmuş adamım”ı oluyor.
Adam!
2003 yılında, o zamanlar kendisinden 50 yaş küçük olan bir hanımla evlilik yapıyor. Peygamber efendimizi(s.a.v) kendine referans göstererek üstelik. Çok yazık.
Kendi deyimiyle İslam’ın iti bile olamadığını ama insanların kendisini İslam’ın temsilcisi olarak ilan ettiğin iddia ediyor.
O popüler ve şaşaalı hayatı devam ederken altı ay kadar önce, 14 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismar da bulunmak suçlamasıyla gözaltına alınıyor ve mahkeme tarafından tutuklanıyor.
Yıllar önce kendi deyimiyle “Allah Düşmanı” olarak etiketleyip suikast düzenleyerek, Allah yoluna bir başkasının canına kast ettiği için, 10 yılını verdiği o cezaevi macerası yeniden başlıyor yani.
Ama bu kez yıllara sari bir süreç olamıyor bu macera.
Altı ay kadar sonra, mağdurun ruh ve beden sağlığının bozulmadığını ortaya koyan bir adli tıp raporu doğrultusun da, ruhunu Allah’a adayan bu kişi birkaç gün önce serbest bırakıldı.
Evet bu kanaat getirilmesi gereken bir heyet raporu ve fakat rapor mağdureye yapılmış bir cinsel istismar yok demiyor, sadece ruh ve beden sağlığının bozulmadığının tespit edildiğini belirtiyor.
Bir tarafta henüz 14 yaşın da olan ve 78 yaşında ki bir bağnazın cinsel istismarına maruz kalmış, ruh ve beden sağlığının bozulmadığı tespit edilen minik bir kız çocuğu.
Adı üzerinde, bir ÇOCUK.
Ve diğer tarafta, yaşamı rezil birikimlerle harmanlanmış, 78 yılını ve ruhunu Allah yoluna adadığını, bütün arsızlığıyla ciyak ciyak bağırarak cümlelere döken ruhsuz, ve ruhsuz ve yine ruhsuz bir edepsiz.
Daha cezaevi çıkışın da birilerini tehdit edip hesaplaşma naraları atarken, kendini savunmaktan haya edemeyecek kadar ar damarı yırtılmış, aşınmış ruh ve beden hastası bir insan müsveddesi.
78 yıl boyunca farklı şekiller de, insan yaşamını istismar ederek, inancı, inancınızı, inancımızı kendisine kalkan olarak kullana gelmiş, gazeteci vurmuş bir rezil kişilik.
Bütün kepazeliklerine rağmen, konuşmaktan, insanların gözlerinin içine bakmaktan, kendini savunmaktan, dinden, imandan ve en önemlisi de Allah’tan ar etmeyen, edemeyen ahlak fukarası bir yaratık.
Rabbim, seni ve senin gibileri bildiği gibi yapsın. Söylenecek bir tek söz kalıyor geriye.
UTAN BE adam. (adam olabilenlerin affına sığınarak)
-ŞehriVan Gazetesinde yayınlanmıştır-
16/9/2008 ·
Hayli zaman olmuş uçak yolculuğu yapmayalı. En nihayetin de Ağustos ayının son haftası THY Ankara uçağına gidiş dönüş rezervasyon yaptırıyorum. Uçuş günüm gelip çatıyor ve valizimi aldığım gibi hava meydanına doğru yola koyuluyorum. Uçuş işlemlerimi tamamlayıp ardından uçağa biniyorum. Biniyorum derken, koltuğuma ulaşırım diye uzun bir koridor macerası başlıyor. Uçak yan yana üçer koltuk sığdırılmak suretiyle, bir safta altı yolcu koltuğu yerleştirilmiş ve yarım metrelik koridora sahip, dökülmeye yüz tutmuş bir makine. İki kişinin yan yana geçebilmesi mümkün değil, o uzun koridor macerası o yüzden.
Nihayet koltuğuma ulaşıyor ve oturuyorum. Bizim şehir içi yolcu taşıyan dolmuşlarımızda ki gibi daracık koltuklar. Dizlerinizi karnınıza doğru çekip şıkışarak oturmaktan gayri bir seçeneğiniz yok. Kemer bağlamanın hiçbir esprisi yok çünkü, top değse kımıldayabilecek durumda değiliz. Ama emniyetimiz için kemer bağlamamız gerekiyor. Öyle yapıyoruz. Uçağımız THY güdümün de faaliyet gösteren Anadolujet firmasına ait. Yani o ferah THY uçaklarının miadı dolmuş belki de en eski versiyonlarından. Sanırım THY Anadolu illerinden uçuş yapan yolculara koyun muamelesi yapmayı yeni hedeflerinin en ön sırasına kondurmuş.
Bilet için ödediğim miktar 160 YTL. Sözüm onlara ucuz uçuş diyorlar buna. Ödediğim miktara karşılık aldığım hizmet, koyunlara reva görülen türden. Yani üçüncü dünya ülkelerin de, ikinci sınıf insanlara uygulanan muameleye maruz kalıyoruz o ana kadar. Ya sonrası?
Sonrasında da aynı hezeyan devam ediyor. Kalkış sırasın da uçak ufalanıp dökülecek gibi bir hisse kapılıyorum ama çok şükür tek parça halin de atlatıyoruz bunu. Bizim şehirlerarası yolcu taşıyan otobüslerimiz bu uçaktan kat kat daha modern, güvenli ve konforlu. Ah bir de uçabilseler..
THY uçuşların da karşılaştığımız dergi olayı şimdiki uçuşlar da yok artık. Malum, uçak tıka basa dolu, koyun istifi gibi ama ekonomik tedbirler, uçuşların simgesi haline gelen Skylife dergisini derinden vurmuş ve dergi faili belli bir darbe ile, geri dönmemek üzere toplatılmış.
İkram olayı diğer her şey gibi yine tam bir fiyasko. Bir dilim kek ve bir adet su. İkinci su bile yok. İkram bitecek ve eğer su arta kalacaksa, o zaman belki bir tane daha su içme imkanımız olacak. Lakin olmayacağı hostesin bakışlarından belli zaten. Boykot edip, o eşsiz ikramdan mahrum bırakıyorum nefsimi. Tabi tepkimi de ortaya koyarak. THY’ye bağışlıyorum diyorum. Öyle ya ihtiyaç sahibi bir kurum.
THY yetkilileri, Anadolujet hikayesini yuttuğumuzu düşünüyor olabilir, öyle de düşünmeye devam etsinler. Ama bilmeliler ki biz yutmadık bu masalı. Evet orta da her zaman olduğu gibi yine bir Anadolu var, fakat jet falan yok. Yani Anadolu kalsın ama şu jet fiyaskosunu kaldırmalılar bence. Uçuş esnasın da ve sonrasın da meramımı dile getirirken duyduklarım, konuşulanlar ve gözlemlediğim tepkiler de ortaya koyuyor ki, biz Anadolu halkı olarak onların jet palavralarını yutmadık. Ya Anadolu’ya yaraşır bir hizmet sunmaları ya da sadece jet ile yola devam etmeleri gerekiyor. İnsana koyun muamelesi yapmaya gerek yok. Etik olan bu. İyi uçuşlar.
-ŞehriVan gazetesin de yayınlanmıştır-
Uzun şehirlerarası yolculuk yapanlar bilir. Memleketin yadigar ipekyolu’ndan başlayıp, çok uzak diyarlara uzanan karayolu gezginleri bilir. Elazığ şehir merkezine vardığınız da fark edersiniz, bir diyardan bir başka diyara geçiş yapmakta olduğunuzu. Akademik dilde yatay deniliyor olsa da, aslın da burada başlayıp uzak bir diyarda son bulacak olan o çetrefilli yolculuğun yatay değil, dikey bir geçiş olduğunu fark edersiniz, Elazığ şehir merkezine vardığınız da. Çileli bir şehirden başlayıp, çileli boyutu tamamlanmış uzun bir yol hikayesi gibi.
Yol boyunca konuşlandırılmış olan jandarma kontrol noktaların da, üçer beşer kilometrelik mesafeler de durdurulur, kimlik sorgusu, bagaj kontrollerinizi ve araç ruhsat kayıtlarınızı yaptırırsınız. İşgal altın da ve sıkıyönetim ilan edilmiş bir bölgeden geçiş yaptığınızı düşünürsünüz çoğu kez.
Amaç nedir bilemezsiniz, emin olamazsınız. Silah kaçakçısı değil, uyuşturucu ticareti yapmıyor ve sicilinize işlenmiş hiçbir illegal suç unsuru yok. Ülkenin diğer bir uç köşesin de yaşamını idame ettiren, Edirne’li, İzmir’li, Çankırı’lı herhangi bir vatandaştan hiçbir farkınızın olmadığı yönün de içsel bir sorgu safhasını tamamlarsınız, Elazığ şehir merkezine girinceye dek.
İyi de, bu garip uygulama neden? İstihbarat çalışmaların da var olan bir yetersizlik böylesi bir metod geliştirilerek mi aşılmaya ya da çözülmeye çalışılıyor. Öyle olsa bile bu çözüm neden bölgesel bir sınırlama ile uygulanmaya çalışılsın. Bu vatanın evladı olanların, bu ülke de vatandaşlık bağlarına sıkı sıkıya tutunmuş insanların onurunun kırıldığını, rencide olduklarını, bu tip uygulamalar altın da ezilip kaldıklarını görmek bu kadar zor mu? Neden Van’dan başlayıp Elazığ istikametinden Ankara ya da İstanbul’a kadar uzayacak olan bu şehirlerarası kara (çile) yolculuğun da, bu denli üryan ve sansürsüz bir ikilem insanların yüzünün orta yerine şamar gibi vurulur ki?
Vatan toprağını tam ortadan ikiye bölecek şekilde düzenlenmiş, yöresel ve bölgesel izleri bu denli açık bir biçim de sergilenen, garip ve adil olmayan, tuhaf bir durum bu. Seyir istikametiniz de adı geçen şehir sınırlarını aştıktan sonra, gideceğiniz yere kadar böyle bir uygulamanın devamının olmadığını görmek öyle acı ki. İşlenmemiş bir suça, yargısız biçilmiş bir bedel gibi.
Eğreti bir duruşa sahip olan bu garip uygulamanın bir de mimlenmiş araç versiyonu var. Gerekçesi ve sebebini bilmiyor olabilir ve hatta bu durumdan bihaber olabilirsiniz ama aracınızın mimlenmiş olma olasılığını da göz ardı etmemeniz gerekiyor. Binek bir otomobilin, her geçişte bazı metal parçalarının yardımıyla, ortalama bir saat kadar süren ve motor kısmındaki bölmelere varıncaya dek, detaylı ve didik didik aranmasının sebebinin, görevli bir jandarma erinden duyacağınız “hemşerim aracın mimlenmiş, giriş yapıldığı an plakanın mimli olduğu ortaya çıkıyor” cümlesiyle öğrenmiş olursunuz ancak. İş gereği, özel aracı ile sürekli şehirlerarası karayolunu kullanan ve mimlenmiş araç uygulaması sebebiyle her geçişte aracı didik didik aranan, işte sırf bu nedenle aracını satmak zorun da kalmış biri olarak, bu tür sürprizlere hazırlıklı olmanızı öneririm size.
Yani dediğim;
Yılmaz Erdoğan’ın deyimiyle “soğuk ve şehirlerarası otobüs yolculukların da öğren(dim)irsiniz çocuk olmayı”. Şimdi büyüdünüz artık. Çocukluk, ayırdına varamadan daha, geçip gitti usulca. Ve büyüdünüz siz. Ama şehirlerarası yollar hala SOĞUK.
-ŞehriVan gazetesin de yayınlanmıştır-
« Önceki ::